30 Aralık 2010

fotoğraf...


Anı yakalayabilir misin bir hayat karesinde?...
Bir yanda siyah bir yanda beyaz....

***
Bir damla gözyaşından bir avuç dolusu kahkahaya kadar, ne ararsanız bulursunuz içinde.
Bazen bir tutam hüzünle karşılaşırsınız, bazen de gülen gözlere takılıp kalırsınız. 

Kimi zaman da içinde yağmur bulutları saklı bir çift göz alıp götürür sizi başka diyarlara. Bilemezsiniz yolunuz nereye düşer o an!  Bir rüya alemine belki...
Belki bir hüznün kıyısına..Dalıp gidersiniz....



23 Aralık 2010

yağsa üç gün üç gece, yollar kapansa...

Kar In Qüzelliği .  .  .
Kar yağıyor dışarda, insanlar yorgun gökyüzüne  bakıyor..
 Sönmüş ışıklarında  kalbimin  hüznü aydınlanıyor



Goc



Dışarda kar yağıyor  içerde  ölü mevsimler  birbirine ağlıyor..
Ağaçlar gülüyor, toprak gülüyor,  yeryüzü neşeli.





Heryerde Kar Var


Dışarda kar yağıyor, içerde umut beyazı
bakmadan arkama yürüyorum...


Kıs Gece Cekim

Kar yağdıkça, lapa lapa yağdıkça kar
Kapladıkça boylu boyunca  yüreğimi
ve  ağladıkça ben
Yarım kalan bir hikaye tamamlanıyor.
***




1.foto/cihat can
2.foto/murad aksakal
3.foto/ ertan aktaş
4. foto/oktay olgun

21 Aralık 2010

günümüz ninnileri...


  Bundan böyle ara ara seninle dertleşmeye karar verdim  be sevgili  blog.  Adını bile koydum senin.  Göçebe!..Evet , göçebe olsun adın. Şimdi sana bir soru.  Öncelikle yazdıklarımdan acaba üstüne alınanlar falan  olur mu diye düşünüyorum  sevgili göçebem, ha ne dersin?  Olur diyorsun ha.  Ben de  bizim gibi kendi yağında kavrulan  bir blogu okumaya tenezzül etmezler heralde diyorum. Nerden üstüne alınacaklar ki? Bilemiyorum yine de.
Bugünlerde herşeyi eleştiresim var sevgili blog.  Kendimi acımasızca eleştirdiğim kadar olmasa da eleştirmek istiyorum bazı şeyleri. Yeni bir yıl daha kapımızı çalmak üzereyken her şey eski tas eski hamam şeklinde devam edecekmiş gibi bir hisse kapılıyorum. Yeni bir yılda olacaklara dair kafamda  gene fikirler uçuşup duruyor be sevgili göçebem.
Mesela diyorum; tv deki dizilerde yine ailece kurulan bir masada içkiler  muntazaman içilmeye ve sanki bütün türk ailelerinde de her gece yemek masalarında su yerine içki tüketiliyormuşcasına,  halkı enayi yerine koyup bütün örf ve adetlerimiz hiçe sayıp bu tür dizileri yine seyretmeye devam edecek miyiz? Yani demem o ki bütün bir yıl boyunca yine mışıl mışıl uyumaya devam edecek miyiz kısacası?  Evet,evet edecekmiyiz bunu soruyorum.
Evet mi dedin, duyamadım.

Mesela diyorum;  yine bloglar arası savaşlarda sevgilileriyle günü birlik ne yaptıklarına(sanki çok merak ediyormuşuz gibi, izleyici sayılarına bakılırsa merak edenler epey de çok gerçi, düşünüyorum da bizdeki merak dünyanın hangi milletinde var acaba, bak bu da düşünülesi) dair günlükleri tutan bloglar yine revaçta mı olacak?  Konudan konuya atlamış gibi oldum ama sorulardan biri de bu.
Yine mi evet?
....
Bunlara örnek vermeme gerek yok sanırım, takip edenler iyi bilir.   Hani böyle küfürlü cümleler  kurup sanki edebi yazılar yazıyormuşçasına bir izlenim yaratmaya çalışanlar var ya hani izleyici sayısı bilmem kaç bini bulan, bir de üstüne kitap çıkaranlar falan. Anladınız sanırım. Neyse kimseye çamur atmayalım. Öyle ya burası sanal dünyaydı.  İsteyen istediğini yapardı. Kimseyi eleştiri hakkın olamazdı. Ben asıl şunu anlamıyorum.  Ya ben çok geri kafalıyım, ya da değer yargıları çok değişti.  Herşeye fransız kalıyorum.  İnsanlar artık gömlek değiştirir gibi sevgili değiştiriyorlar. Bugün biri, yarın öteki.  Allahın günü çok nasıl olsa.  Biz de ağzımız açık bir şekilde takip ediyoruz bu rezaletleri.  Nasıl değişebildi değer yargıları bu kadar, nasıl bu hale geldik, anlamıyorum.  Sevgili bulma yaşı(sevgili bulma yaşı mı? bu nasıl bir cümle oldu ya hu, sanki belli bir yaşa geldikten sonra sevgili bulmak zorunluluğu varmış gibi..) 11lere 12lere kadar düşmüş istatistiklere bakılırsa(böyle bir istatistik var mı bilmiyorum ama olsaydı eminim böyle bir sonuç çıkardı).  Şimdi gidin sorun, yedinci sekizinci  sınıftaki öğrencilere, hepsinin(hadi genelinin diyelim, hepsini zan altında bırakmayalım) bir erkek arkadaşı, bir kız arkadaşı vardır mutlaka.  Olmayana da tuhaf tuhaf bakarlar zaten  "aaa senin sevgilin yok mu?" diyerekten...Sonra da "var senin genlerinde bi bozukluk" diye de hemen atılırlar.  Bunu nerden mi biliyorum, "görünen köy klavuz istemez derler"  yani hani ordan biliyorum. Eğerki bir kız öğrencinin erkek arkadaşı yoksa onu hemen dışlarlar ve saf  damgasını hemen vururlar. Bu nasıl bir acınası durumdur ki toplum olarak yozlaşmaya doğru sürükleniyoruz. Buna bir dur diyen olmayacak mı? Hayır olmayacak!  İstediğin kadar rtük'e şikayet et,  istediğin kadar yaz çiz, boşuna.  Zira televizyonlarda bangır bangır ahlak bozucu diziler, özellikle de okul dizlerindeki kural tanımamazlık ve milletin özünü yok etmeye  çalışılan görüntüler olduğu sürece daha da belki katlanıp devam edecek. Misal bakıyorum tv de yayınlanan okul dizilerine, bütün kız öğrencilerin etek boyları hemen hemen mini ötesi...Sonra sokağa çıkıp bakıyorum etek boyları aynı, mini ötesi(bu mini eteğe taktım bu aralar).  Ve her beş öğrenciden birinin yanında arkadaşım dediği bir partner(bu kelimeyi de hiç sevmem aslında, başka bir kelime bulamadım yerine)....el ele tutuşanlar mı dersin, koklaşa koklaşa gidenler mi dersin, dahası....Dahasını artık  varın siz düşünün.  Hayır aslında suçlu onlar değiller tabi, asıl suçlu olanlar, bunları normalmiş gibi göstermeye çalışıp bizim insanımıza kendi değer yargılarını enjekte etmeye çalışanlar ve bizim değer yargılarımıızı, örf ve adetlerini bir şekilde yok etmeye çalışanlardır.  İşte bütün suçlu bunları reyting uğruna yayınlayanlardır.  Bunu da doğrusu çok güzel başarıyorlar. Bizler de televizyonun  karşısına geçip kuzu kuzu seyrediyoruz, evet seyrediyoruz, yalan değil.  O beyinlerde neler dolaşıyor kimbilir, o kafaların içinde ne tilkiler var, o kadar rezalet diziler sunuyorlarki sofralara. Misal, Fatmagülün suçu ne, Küçük sırlar, Kavak yelleri, Arka sıradakiler falan filan....Bunlar sadece birkaçı.  Bu dizilerde kimin eli kimin cebinde belli değil.  "Kumanda denen bir şey var kardeşim, istemezsen seyretmezsin" diyenleri de duyuyorum. Doğru.  Ama nereye kadar seyretmeyeceksin,  artık günlük yemek içmek gibi olmuş televizyon.  Televizyon denen  bu uyku ilacını günlük doz şeklinde hergün beynimize ruhumuza alıyoruz, alıyoruz evet.  Farkında olmadan hem de.  Engellemek çok zor.  Uyutulmaya o kadar çok alışmışız ki çünkü.  Herşey artık bize normal gelmeye başlıyor.  Normal insanlara artık anormal gözlerle bakıyoruz.  Nereye kadar...Bu konuda daha çok yazasım var ama çok uzun olacak be sevgili göçebe....Daha postu okumaya  başlamadan kaçıp gidenler olacak sırf bu nedenle.  Demedi deme sonra;)

Sana bi şey söyleyeyim mi sevgili blog?  Gördüğün gibi biz böyleyiz işte sevgili göçebem,  hem eleştiririz,  hem de güle oynaya paşa paşa büyük bir iştahla  önümüze konanları afiyetle yeriz. " Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu"  sözü doğrusu bizim için biçilmiş bir kaftan.  Sonra da işte yok efendim, tacizler artıyormuş, yok efendim boşanmalar artıyormuş, yok efendim cinayetler artıyormuş gibi laflar edip dururuz.  Artmasın da n'olsun. N'olmasını bekliyordun ki.  Son zamanlarda okullardaki şiddet neden bu kadar arttı sanıyorsunuz...ve boşanmalar....ve şiddet...ve taciz...Peki, televizyondaki evlilik programlarının artmasına ne demeli.   Bu bir rastlantı değil sanırım.
Siz önce yayınlayın içinde her türlü pisliği barındıran  aldatma, ihanet,  şiddet, kırmızı nokta içeren filmleri, sonra da gelin sizi evlendirelim, yuvanızı yapalım kandırmacaları ha.  Bravo size doğrusu, alkışlıyorum sizi!....Evet, bizleri bu hale getirdiğiniz için alkışlıyorum sizi. Bizi özümüzden ayırmayı başardığınız için de....Sağolun!....
Velhasıl kelam  dertliyim be sevgili blog.  İnternet mi  dedin? Ha o da ayrı bir konu.  Belki onu da bir gün seninle tartışırız. Şimdilik bu kadar olsun, gerisini  sonra düşünürüz.  Çünkü düşünmeye o kadar ihtiyacımız var ki.  Lafla da peynir gemisi yürümüyor ki....

Bir eleştirmedir gidiyor  bu günlerde sevgili blog,  n'olacaksa artık.  hadi hayırlısı olsun bakalım:)
tekrar görüşebilme duasıyla...
Vesselam...
****
Foto/Aslı Karakaya
Bu fotoğrafı da ilginç geldiği için  seçtim, hoşuma gitti doğrusu:)

11 Aralık 2010

illa da edep...


Türbanımı takarım
istediğimi de yaparım;
Ben özgürüm...
Ben özgürüm..
Özgürüm ben....
...
Bu tür konularda yazı yazdığım pek görülmemiştir aslında.  Zira daha çok edebi yazılara sayfamda yer vermeye çalıştığımı sayfamızı takip edenler  bilirler.  Ama gel gör ki  bugün aklıma takılan bi iki küçük ayrıntıyı yazmasam olmazdı(uzun süredir yazmak istiyordum aslında)  Dikkatimi çeken o kadar çok şey varki memleketimde.  Şimdi bunları burda yazmaya kalksam sayfalar buna yetmez sanırım.  Memeleketimden her gün gördüğüm türban manzaralarından küçük bir iki ayrıntı bugünkü aklıma takılanlar.


Yolda giderken bazı türbanlı kardeşlerimize rastlıyorum mesela.  Dönüp dönüp bakmak geliyor içimden ve  üzülüyorum doğrusu. Zira türbanlı olmakla tesettürlü olmak arasında farkı bilmeyenler o kadar çoğunluktaki /ya da işine gelmeyenler... Her türban takan kişi tesettürlü demek değildir.  Tesettürlü olmak demek, aslında edebe riayet etmek demektir. Tesettürlü olan sadece başını kapatmakla mesul değildir. Dişiliğini ön plana çıkaran kıyafetlerden da uzak durmak zorundadır..


Ama gördüğüm kadarıyla öyle giyinenler var ki "keşke şu başını da örtmeseydin be ablacığım" dedirtiyor insana.  İnsanı çileden çıkaran kıyafetler giyen türbanlılara rastlıyorum mesela, tüm gözler onda. Çünkü öyle bir giyinmiş ki, açık giyinen yanında halt etmiş(açık giyinen derken başı açık  olanlardan sözetmiyorum. Mini etekli,  makyajıyla giyim tarzıyla kendini marjinal sanıp,  avrupalılara özenti duyan hatunlardan bahsediyorum). Bu nasıl bir giyinme şeklidir ya hu!...Altı kaval üstü şişhane. Yüzüne bakınca, önce sıradan bir türbanlı gibi geliyor ama o da ne,  altında  bütün hatlarıyla karşıdakini cezbedecek şekilde vücudu tümden saran bir kot pantolon.   Üstünde daracık şeffaf bir bluz.  Yüzünde bütün bir mahalleyi boyamaya yetecek kadar boya...Takmış takıştırmış, süslenip püslenmiş, tırnaklar ojeli. Her tarafından afedersiniz ama  cinsellik akıyor,  rüküşlük tavan yapmış.   Ama olsun, başını örtmüş ya önemli olan o...


Yok böyle bir şey kardeşim, tesettür bu değil!  Bazen bu türbanlı 
kardeşlerimizin hal ve hareketleri de gözüme takılıyor, o da ayrı bir konu.  Hiç yakışmıyor bu tür davranışlar; kendini bilmez tuhaf tuhaf hareketler, böyle bir alaycı gülmeler ona buna af atmalar falan, hoş değil tabi.  Hoş bu da çok farklı bir yönü bu tür giyinen kardeşlerimizin(öyle olmayan kardeşlerimizi tenzih ederim bu arada)...Herhalukarda acı bir durum.


Baş örtmekle kalbindeki kirli noktayı örtemezsin, önce edeb ne demektir bunu bir öğren sonra başını ört.  Başörtü başımızı örter sadece, düşünceler raydan çıkmışsa başını örtmüşsün nafile..

Bunları neden yazıyorum  bilmiyorum. Herkesin fikrine saygı duyarım aslında, kapalı olmuş açık olmuş, benim için bir yere kadar önemli.  İpler bir yerden sonra kopuyorsa....Önemli olan karşıdakinin kişiliği, düşünceleri.  Dişiliğini gözler önüne serip, kişiliğinden ödün verenler tesettürden anlamayıp başını örtmeyi sadece moda sananlardır. Dar çerçevede düşünenler bundan öteye bir adım bile gidemezler.  Başımızı örtmek dinimizin gereği elbet. Başını örterken diğer yerlerini aç dememişki dinimiz.  Bunu bilmek için alim olmak da gerekmiyor.  Tesettürlü olmak ne güzel bir duygu.  Demek ki  bizler başımızıı örterken , ruhumuzdaki açlığı /açıklığı pek örtemiyoruz  ve bir şekilde bunu dışarıya yansıtma ihtiyacı duyuyoruz.  Bu tamamen imanımızın zayıflığından kaynaklanıyor.   Çünkü nefsimiz bizi bazı şeyleri  güzel göstermeye çalışıyor.  


Ah şu nefsimiz yok mu!  Şeytana uymak da cabası tabii.  Ama bunu gereği gibi  anlamayanlar,  her türlü özgürlük kisvesi adı altında, edep denen  o güzel olguyu yerle yeksan etmiş durumdalar. Bu yapılanlar  sadece teşhircilik,  başka bir şey değil! Moda adı altında üstümüze giydiğimiz her kıyafet bizim kişiliğimizi gösterir aslında. Kişiliğin yerine oturmamışsa dişiliğinle istediğin kadar rüzgarlar estir, fırtınalar kopar, bir gün gelir  kendi rüzgarında kaybolup gidersin de haberin bile olmaz.  Kişiliğinle dişiliğini böyle karman çorman karıştırdığında  ortaya ne idiğü belirisiz bir silüet çıkar ki,  işte bu çok fena..Kadınların fıtratında vardır zaten kendini  beğendirme duygusu. Ama  bu böyle olmamalı hem de hiç olmamalı!  


Güzel görünelim derken kedimizi gülünç durumlara düşürmeyelim lütfen.  Başımızı örtelim ama sırf başımızı örtmüş olmak için değil,  karşıdakine güzel ahlakımızla da örnek olalım. Müslüman olan insan, örnek olan insandır....Yani demem o ki ; edep, illa da edep! Gerisi teferruat...


**

şimdi geri dönüp baktım da yazdıklarıma,  biraz  ağır cümleler kurmuşum zannımca...aslında daha farklı bir şekilde da yazabilirdim ama etrafınızdaki bazı kendini bilmezler size böyle cümleler kurmanıza sebep olabiliyorsa yapcak bir şey yok, müsebbibi  olanlar düşünsün...bana sadece yazmak düştü...
bugün biraz acımasızım galiba:)

05 Aralık 2010

aşk sustukça, çay demini buldukça tatlanır...


"Demini bulmuş zamanları içeriz an hikayesine benzeyen yudumlarda... Garson sade bir çay lütfen! Buruk/vuruk yanlarına benzeyen hayatın... Demini bulacaksa hikaye, ateşle dem arasında (su/dan) bahaneler olsun! Şeffaf suların elçiliğinde demin nezaketine hürmeten... Öpü/lü/şün renginde can bardaklarda..." 
***
"Gün batarken -ne bileyim- kızıllık mı boyar çayları... Ağaçların altında mesela... Rüzgâr mı karıştırır bardakları... Semaverden mi bu yayılan koku... Gün yaprakların arasından göz kırpar... "Elveda" gibi yapraklar... Çay renginde midir âlem... Ya bu sohbetimiz...
Dem rengin de/midir?..."


(baharbestesi) 


28 Kasım 2010

ki(mim)gelmiş, ki(mim)!?..

Efendim, blog oyunlarının en nadide en gözde zatı muhteremlerinden " mim" kapımız çaldı yine ve biz de bu sefer ona elimizden gelen  bütün hoşgörüyü gösterdik , buyrunuz işte cevaplarımız;

1- En sevdiğiniz kelime? 
Hayat...

2- En nefret ettiğiniz kelime?
Hayat...

3- Ne sizi heyecanlandırır? 
Okumak, özellikle hayatı...

4- Heyecanınızı ne öldürür?
Hayatın kuralları...

5- En sevdiğiniz ses?
Sessizliğin sesi...

6- Nefret ettiğiniz ses?
Hayatın kuru gürültüsü..

7- Hangi mesleği yapmak istemezsiniz? 
Hayat ameleliği...

8- Hangi doğal yeteneğe sahip olmak istersiniz?
Hayatı hatasız yaşayabilme yeteneğine..

9- Kendiniz olmasaydınız kim olmak isterdiniz?
Kendimi arıyorum.
Kendimi buluyorum.
Kendimle yarışıyorum.
Kendimle savaşıyorum..
Kendimle konuşuyorum.
Kendimle yüzleşiyorum.
Kendimle yanıyorum.
Kendimle tutuşuyorum.
Kendimle yaşıyorum. 
Kendimle ölüyorum.
Kendimi seviyorum.
Kime ne!
Kendim bile seviyorken kendini;
kendimi bırakamam:)

10- Nerede yaşamak isterdiniz?
Kâf dağında:)

11- En önemli kusurunuz nedir?
Hayatla oyun oynamaya kalkmak...

12- Size en fazla keyif veren kötü huyunuz nedir?
Hayatı sevmek:)

13- Kahramanınız kim?
Tom ve jerrye bayılırım . Tom diyeyim bari:)

14- En çok kullandığın kötü kelime?
Kötü kelime  diye bir şey yoktur, kelimeleri kötü emellerine alet edenler vardır:)

15- Şu anki ruh haliniz?
Sakin...

16- Hayat felsefenizi hangi slogan özetler?
"Her insanın içinde bir muhalif yaşar..."

17Mutluluk rüyanız nedir?
Allahım ne günlere kaldık, rüya bile göremiyoruz doğru dürüst:)

18- Sizce mutsuzluğun tanımı?
Tanımsız mutsuzluklarla yoğrulmuş ve de yorulmuş birine mi bu soru?

19- Nasıl ölmek isterdiniz? 
-Nası yani?  hemen öleceksem...
-Doktor, yoksa hemen mi öleceğim, doğruyu söyleyin!!?

20- Öldüğünüz zaman cennete giderseniz Allahın size ne söylemesini istersiniz?
Cennete giden yollar taşlı dikenli isli puslu tozlu.  Cennete giden yollar suskun, uzun ve meşakkatli.  Yola çıktım arıyorum, kaybettim kendimi.  Bulursam....Yollardayım henüz...
Tabiki herşeyden önce, imanımla son nefesimi vermeyi dilerim...

***

Tamam kabul ediyorum, biraz uçuk cevaplar oldu ama benden de ne beklenirdi ki, aklıma gelen ilk cevapları verdim n'apayım:)  Daha farklı cevaplar da verebilirdim aslında,  içimden böyle geldi.  Bir dahaki sefere daha makul ve de mantıklı cevaplar veririm belki...
Unutmadan bir de kuş sesini severim onu da söyleyeyim de..."kuuuş sesleri ovalaraa yayıılııır, insan bunaa hayran olur bayılııırr.." diye de eklemek istiyorum izninizle. Bakmayın öyle normal göründüğüme biraz vardır uçuk kaçıklık bu bünyede:)   Neyse efenim madem mimden kaçamıyoruz, bundan böyle gönderin  o halde ne kadar mim varsa buraya.  Güzelmiş cevaplamak sahiden de,  gönderin gönderin, valla bak çekinmeyin, konu komşudan da toplayın hatta,  artık Allah ne verdiyse;)  Bak gördünüz mü işte, insan isterse ne güzel anlaşabiliyormuş demek ki. Var mı dünyada, anlaşmak ve de anlaşılmak kadar güzel bi şey, yok.

Bir mimdir, iki mimdir, üç mimdir  on üç mimdir....Evet, başka sorusu olan?
Yok mu?
Eee, o halde daha ne bekliyorsunuz, dağılabilirsiniz ;)  
Mimlerin hepsi benim, vermem.  Şaka şaka,  isteyen buyursun alsın mimden istediği kadar, ben kimselerin günahına girmeyeyim de;)

***
Ayrıca  çok teşekkür ederim değerli blog sakinlerimizden beyaz lale..ye burdan.
İstediğiniz derin cevapları pek veremedim sanırım, olmadı :)
Yine de cevaplarken epey tebessüm ettim, eğlendim sayenizde, teşekkürler.  Sanırım bu mimden bu kadar eğlenen de bir tek ben oldum heralde:)

22 Kasım 2010

sınav mı savaş mı hayal mi?...

"Her ayrılış daha az canımı yakıyor ama her kavuşma daha çok mutlu ediyor. Göz yaşına alıştım ama kahkahalarım çoğalıyor. Neler oluyor bilmiyorum. Sanki tüm dünya hayal gibi… Ama hayaller bu kadar acı değil sanıyordum.

Amaçlar  git gide kayboluyor,  nedenler siliniyor.  Kararlar boşa alınıyor,  sözler verilemiyor. Zaman sürekli geçiyor.  Peşinde koşmaktan yoruluyor insan.

Dinlenecek bir anlık huzur için günlerce çabalıyoruz. Ama her şey geçiyor. Her "dün"ün adı eskiden "şimdi"ydi. Her "şimdi"nin ise dünde adı "gelecek"ti. Sürekli değişiyoruz. Tek bir tebessüm için bakınıyoruz.  Gökyüzüne güveniyoruz; mavisinde yüzüyoruz.

Tutunduğumuz duvarlar artık soğuk. Neşenin sıcaklığı yetmiyor, neşe yetmiyor. Umursamamaya başlıyoruz, kaybedişlere gülmeye başlıyoruz. Boş verişler sarıyor çevremizi. Yine de sahte gülücüklere tutunuyoruz.

Hayat sınav mıydı, savaş mıydı, hayal miydi şaşırıyoruz. İnanca sarılıyoruz; o bizi durmadan itse de. Geriye bakıp hep ileri yürüyoruz. Her adımda tesadüflere rastlıyoruz. Rastlamayınca takılıp düşüyoruz. Canımız yanıyor. Yanmasa da biliyoruz; her mutluluğun arkasına tutunan bir mutsuzluk var..."


***
çıkardığım notlar ve sorular;
-tesadüf yoktur, tevafuk vardır...
-inancımız bizi itmiyor, biz onu itiyoruz...
-her mutluluğun arkasına tutunan bir mutsuzluk var mıdır?
-hayat aslında, sınavı kazanmak için savaşa girdiğimiz hayal kazanı; durmadan acılarla yoğrulup sürekli yenildiğimiz...

ve çetrefilli...

11 Kasım 2010

mırıldanmalar...

...yaşamın kıyısına vuran...

****

herşeyden önce bir teşekkür borcum vardı;
değerli blog sakinlerimizden ve  çok değerli blog yazarlarından gri kent sakini..ne en içten teşekkürlerimi iletiyorum burdan tekrar;  bizi bu güzel ödülü layık gördüğü için:)..eksik olmayın, sağolun...
her ne kadar bir mimden daha uzaklaşmaya çalışıyor gibi gözüksem de bu ödülü sayfamdan takip ettğim bütün değerli blog yazarlarına gönderiyorum :)

06 Kasım 2010

sarı sonbaharda sarı sarı düşler....ve sarı...

Hava soğuktu.  Bana göre sıcaktı oysa.  Çünkü içimi ısıtan bir  sonbahar vardı dışarda.  Sonbaharın getirdiği güzel bir akşam serinliği.  Tam eve giriyordum ki;  kaldırımda, sokak lambasının tam önünde, bir kedinin gözümün ta içine baktığını ve hafi hafif mırıldandığını  duydum.  Alışmışlığın verdiği   hüzünlü  bir mırıltıyla sarı yapraklar ardına bıraktığı çaresizliğini, o tatlı masum bakışlarından anlayabiliyordum o an.

Hava soğuktu.  Ama o sıcaktı.  Tüm umursamaz halleri  ve tatlı haylazlığıyla eteklerime  zil çaldırmayı başarmıştı.  Kediciğe bakarken içimde bir şeyler kıpırdamıştı sanki.  Çok mu üşümüştü acaba, açmıydı yoksa  bu sarı  kedicik  diye geçirdim içimden.  Sonra düşündüm de;  kedicik  değildi  aslında üşüyen, içimdeki  sonbahar rüzgarlarından kalma duygulardı.  Duygularıma küçük bir sıcaklık kondurabilen bir kedi duruyordu karşımda. 
Sokak lambasının tam önünde.  Sokak kedisiydi, evet.  Tüm cadde ve sokaklar ona aitti.  Hava soğuk olsa da özgürlüğün sıcak dünyasında mutluydu yine de.  Hava soğuktu.  Ayazdı.  Ama kediciğin o tatlı mırıldanmaları nasıl da sıcaktı bir bilseniz.  Çocukluğuma döndüm.  Sonra nolduysa oldu, usul usul ordan uzaklaşmaya başladı ve köşeyi dönüp gözden kayboldu. Çocukluğum da peşinden... 

Gitme diyecektim ki tam...Diyemeden gitti!  Seni özleyeceğimi bilmeni isterim sarı şeker!  Seni  özleyeceğim evet.  Sadece  o bal sarısı  renginle içimdeki sonbaharı yakaladığın için değil,  tam da içime akşamın suskunluğu çökmek üzereyken karşıma çıkıp  o tatlı  miyavlamanla kaybolan umutlarımı geri verdiğin için de seni özleyeceğim.  Dünya küçük biliyorsun,  mahallemiz de öyle.  Yüreğim dersen alabildiğine geniş ve derin.  Belki bir gün  karşılaşırız yine belli mi olur;  loş bir sokak lambasının altında ya da  yağmurlu bahçemizin aralık duran mavi renkli kapısında.  Söz, ben orda olacağım.  Ya sen...?

****
sarı sonbaharda...
sararmış düşler içinde
sarı bir...
****

fotodaki  kedi o değil :)

  
http://ufizy.com/#hIt1zFc2jgM/r/!/

ve unutulan

01 Kasım 2010

hangi mevsimdeyiz böyle...

Hangi mevsimdeyiz böyle
Paletimde renkler kaskatı
Oysa durmadan boyamalıyım hiç durmadan
Renklerini yitirmiş hayatı  
Mevsimlerden keder mi söyle

Dinle! ruhumun yatışmasını bekleyemem,
Gitmeliyim ve giderken
Bakmamalıyım gözlerine hayat denen fakirin.
Su içtiğim ellerden
Bana bir pişmanlık gelsin istemem.

Dinle! hatırladıkça üzüyor beni 
Geri çekilirken yaktığım rüyâ
Mevsimlerden keder mi söyle,
Ne giysem yakışmıyor uçurumlardan başka
Dağıtamıyor hiçbir güneş ruhumdaki sisi 
Ve ben hâlâ yarın güzeldir diyorum
Kalmasa da albenisi...

..İbrahim Tenekeci..


25 Ekim 2010

gizemli yolculuk...


"Okumak, bazen insanların hayatlarından uzak tuttuğu bir şeydir...
Okumak, bazen insanları hayattan uzak tutan bir şeydir...
Okumak, bazen insanı hayatta tutan bir şeydir..."
 ****

Okumayla başlar gizemli yolculuklar; kalbin en derinine... Kitap! Sihirli bir araba! Binersiniz arabanıza; sessiz sedasız dünyayı  dolaşırsınız kendi içinizde...
Masalsı... Gizemli... Heyecanlı...
Kimi zaman suskun... Gökyüzünde gezer gibi kimi zaman... Aşka göz süzer gibi...

Mola verisiniz arada bir, sonra tekrar kaldığınz yerden...

****
Okuyorum, okuyorsunuz , okuyorlar...Okumak!... Okumanın insanları yalnızlaştırdığını düşünüyorum..Zira ne zaman elime bir kitap alsam farklı boyutlarda, farklı ufuk turlarında kendimi  kocaman bir gökyüzü çizerken buluyorum...Gökyüzünün rengini çoğu zaman maviye boyasamada renkler çoğunlukla alacalı oluyor ve gri bir gökyüzünde karar kılıyorum...Griyi sevmeme rağmen, neden grileşiyor hep bu gökyüzü, neden hep yağmur yükleniyor bulutlar diye içim içimi yiyor...Neden  şimşekler çakıyor  mesela ruhumun kuytu köşelerinde...Neden?...Bazen ellerimden kayıp gidiyor zaman...Tutamıyorum...

"Okumak bazen insanları hayattan uzak  tutan bir şeydir.."

Hayatın cilvelerinden, kaprislerinden, vurdumduymazlığından, tektipçiliğinden, estetikli yüzünden  bir süre de olsa uzak tutmayı başarıyor okumak...Bunu yapabiliyor.  Kitap okumak güzellik uykusuna yatmak gibi bir şey, ama kabus görmek de var işin içinde tabi...Bunu okuyanlar daha iyi bilir...Ruhunun çekildiğini hissetmek garip bir duygu...Garip olduğu kadar da  karizmatik...

"Okumak, bazen insanı hayatta tutan bir şeydir..."

Hayatta tutmak...Ya da hayata tutunmanın diğer bir adı olabilir  okumak...Tıpkı küçük bir çocuk edasıyla bir cadde kenarından karşıdan karşıya geçerken annenizin elinizi sımsıkı tutması gibi...Ya da böyle bir şey işte...Böyle karışık duygular...Lapa lapa yağarken karlar  içinizin en ücra köşelerine;  aniden güneşin gri bulutlar arasından muzip bir çocuk  edasıyla  size gülümsemesi gibi tıpkı.....

Okumanın büyük bir gücü var insanlar üzerinde...Farklı şekillerde  karşımıza çıkabilir bu...Farklı yerlere, farklı zamanlara bir ışın gücüyle insanları yollayabilir,  uzaya mesela...Ya  da kalbinizde keşif yaptırabilir, bunu çok iyi yapabilir iyi  bir kitap...Ben biliyorum, gördüm...Kalbinizin kapıları sonsuza dek açılabilir....Kalbinizin kapıları her an çalınabilir...Kalbinizin kapılarını hep aralık tutun...Bell mi olur, belki içeriye yalnızlık değil,  huzur ülkesinden gelen umut misafirleri  dolabilir....Evet, kitaplar bunu başarabilir...

Her ne olursa olsun,  yine de kitaplar insanları yalnızlaştırmaktan kurtaramıyor ama, bu bir gerçek...Yalnızlık güzeldir oysa...Yalnızlık demek kendini bulmanın diğer bir adı  belki de...Yalnızlık!....Kendini yalnızlıkta bulanlar belki bir  gün mum ışığından kalbe yansıyan kendi silüetlerini de görebilirler...Olabilir, neden olmasın ki... Herşey mümkün...

***
ve Nazan Bekiroğlu'nun fotoğrafını koymuşken bir kaç satır alıntı yapmamak olmazdı:
"Ellerim yok oluyor çoktan, yazdığım harfler kalıyor.  Gözlerim yok oluyor da gördüğüm ve çizdiğim suret duruyor..Ben yokum da göğsümdeki sedef düğme yaşıyor...Ya okuduğum kitaplar arasında kalan gözlerim?..." N.B.

***
Ya okuduğum kitaplar arasında bıraktığım kalbim?...Evet, ya kalbim?...
...

Foto1/Nazan Bekiroğlu(güzel yazıyor)
Foto2/Tuğba Sıvacı


ve...  düşündün mü?

21 Ekim 2010

hiç kimse ilkin kendisine alışık değil...


...
Tuttum yakaladım kendimi
Getirdim gözlerinize serdim
Durdum, size soruyorum;
Yaşadığımı görüyor musunuz?
 ...

Yaşadığımı görüyor musunuz !
...

Ö.Asaf
 
***
...kuşatma...

18 Ekim 2010

sevgili huzursuzluğum...


"...Elleri üşüyünce nereye koyacağını bilmeyen ben
Geceleri yatarken kutup ayıları üşümesin diye
Dua eden ben...
...
Yani ben orkestradan kovulunca berbat duygulara kapılan ben
Karşılıksız mektup yazmada üstüme kimseyi tanımayan ben
İstiklal Marşı’nı iki satır önceden okuyan
İlkokul bir çocuklarının başını okşayan ben
Şimdi nereye koyayım bu heyecanlanmış gövdemi
Nereye, soğuktan üşümüş ellerimi nereye
Ah ben,
Ah ben..."

Bülent Parlak

14 Ekim 2010

gölgeli düşler...


"...Dualarımın serin tutkusu,  düşlerimin son yolcusu,  sevdiceğim,  ey güzel ölüm, var mı ötelerden bir haber? Karanlığın izlerinde,  gözlerim gözlerinde dönülmez akşamındayım, yoruldum...Çık gel artık, gel...Kırikindi yağmurlarıyla gel. Başlasın yelkovanlar titremeye, akrepler süzülsün zamandan...
Söylenmişse bir kere vuslat şarkıları vazgeçmek olur mu hiç bu sevdadan..." diye talihsizlikle bir şeyler karalamıştım zamanın birinde...
name-i nur(derin) (15.02.2007)
düşler sokağında gezerken  ölüm(e) düştüm ansızın...diye de eklemiştim.
****
O günlerde nasıl bir haleti ruhiyeyle yazmışsam artık...Çok eski karaladıklarım şu an içimi kararttı desem yeridir...Lakin "yaşamak"  acı bir türkü olmuşken yüreğimizde  bazen ölümü özlemek  çok da şaşırtıcı olmasa gerek...
                

Foto/Faruk Akyüz                                       

07 Ekim 2010

saklama çürüyor kalbin burada...



"...ne  kadar az yol almışım,  ne kadar  az yolun  başındaymışım meğer 
elimde yalandan  kocaman   rengarenk  geçici  oyuncak zaferler..."


...

radyoda yine  sezen  çalıyor...

29 Eylül 2010

belki üstümüzden bir kuş geçer...


Değişti herşey..Herşey değişti...Değişmeyen tek şey sevdalı yanım...Şimdilerde
eskiciden alma, antikadan bozma, yeni yetme düşlerle birlikte   yaşıyorum.. Büyütüyorum yüreğimdeki çocuk sevdaları; herşeye inat...
Kırmızı biskletli haylaz güneş, yedi rengin cümbüşüyle kendinden geçmiş salına salına  dolaşan gökkuşağı...Tıpkı ilk günkü gibisiniz...Ya yağmurun elleri....ah, nerdesiniz?...
Sahi ne de güzel göz kırpardınız öyle; alıp benden beni...

Gökyüzünün kucağında ninnilerle uyuyakalmış serçecikler...
Toprağın biricikleri; papatyalar...menekşeler...gelincikler...Görün beni de,  beni de duyun, bakın size el sallıyorum...Durun gitmeyin !  Beni de bekleyin e mi?  Hüzünler ırmağında ıslanmış yüreğimi  sonsuzluğa asıp  hemen geliyorum....

yazan/derin
zaman ve yer/29.05.2010.(düş sokağı sakinlerinin bahçesi...)

****
şimdi asıl  hikaye şöyledir;  "derin" bir öğle üzeri dinlenmeye çekilmişken,  gözlerindeki uykuyu farkedip  hadi siz gidip biraz dolaşın diyerekten  uykusunu başından savan,   sonra da  bahçede aylak aylak dolaşmaya çıkan,  bu arada da kağıdı kalemi de gizli bir hazine gibi hep yanında taşıyan  düş meraklısı "derin"  bu arada uçuş denemelerine   kalkışmıştır....sonu hüsranla bitmiştir ama derin bu işten hiç vazgeçmemiştir,  çünkü kaybedecek bi şeyi yoktur ve sonunda " uçuş denemeleri"ne devam etme karar alır...
işte bu satırlar  o uçuş denemeleri sonucu  ortaya çıkmış satırlardır...ve  sonunda da nasıl olduysa bunları bi güzel derleyip toparlayıp  post haline getirmeyi başarabilmiştir....ve daha bir sürü düşleme notları bu uçuş denemeleri sayesinde derlenip toparlanmayı beklemektedir :)...
bu uçuş denemelerinin devamı gelebilir mi derseniz?...gele de bilir gelmeye de bilir derim...bu "uçuş denemeleri" toplanıp çöpe de atılalabilir,  bu "derin"in  paşa gönlünde oturan keyfinin kahyasına kalmış bir şeydir:) ne de olsa zamane insanı  işte,  ne yapacağı belli olmuyor :)..böyle işte, yani hikaye asıl bundan ibaret...
olan biten  hepsi bu...

"derin"im  o değil de   belli mi olurbelki üstümüzden her an bir kuş geçebilir :)




27 Eylül 2010

mektup...



onlar da yenik düştüler teknolojiye...hepsi boynu bükük şimdi; bir kitap arasında...
ya da "tozlu hayat"ın sayfalarında..

yazık   unutuldular...

23 Eylül 2010

ağrı kesici...



Ümit; tedavülden kalkmayan tek ağrı kesici...
Yan etkisi; pembe gözlüklerle dolaşmaya meyilli olmak..
Oysaki hayatın rengi ya siyahtır ya beyaz...

21 Eylül 2010

ciddi misin...!?

ciddi yetimlerdeniz; ciddiyetini yitirmiş. dört nala koşar resmiyet...bakışımız, duruşumuz...
aynadaki  bu yabancı da kim!

18 Eylül 2010

bütün yollar "eylül"e çıkar, hüzne d/okunduğumuz saatlerde...


"Eylül, içime dokundu yine, dokundu geçti bile!
Yapraklar sararsın diye eser eylül rüzgârı, sararsın solsun dökülsün de yerle bir olsun diye...
Taze baharlardan başka, hazan da yüreklere konsun diye...
Toprağa yakın olmadan toprak gibi olamaz varlık; sararıp solmadan, yeşermek nedir, bilemez!
Heva ve heves ile havada uçuştukça ayakları yere sağlam basamaz.
Eylülü yaşamalı ki hazan sarısından yeşile dönmek nasıl olur; görmeli..."

...nihan...

13 Eylül 2010

susadım sana be eylül!...


desem ki hep eylüldür içimde zaman;  tekrar dönermi ki mevsimler  bahara....
****
adı eylül, soyadı hüzün...
****
eğer sen eylül isen; hep hüzün açar çiçekler...
eylülde doğup eylülle yaşamış; eylülde nefes alıp  eylülle  sözlenmişsen...ve. eylülde susamışsan...susadım sana be eylül!
ah nasıl da  sessizdi gidişin; esrik fısıltılar bırakıp ardında...son muydu bu yoksa, sonum muydu?...dilekolay..
susadım  sana be, farkında mısın?
****
hüzün bulutları pervane olmuşsa etrafında bilki  sen hep eylülsün...
yağmurlarla ağlayıp yağmurlarla gülmüşsen  sen eylülden başkası değilsin....
bahar seni hiç anmasa da unutsa da ,  bil ki eylül sana hep dost ama hep dost  kalır...

****
eylül,  sen her halinle güzelsin...hele bugünlerde  çok  başka bir güzel....
seni sevmeyen  uzak dursun yamacından....bırak giden gitsin boşver....gel otur  yanıbaşıma da
konuşalım ordan burdan, sonra da belki dem vururuz en d(s)erin uykulardan...

****

foto mu? belki daha sonra...
bi kana kana içelim eylülü....
unutmadan söyleyeyim; "zaman""la ufak bir alıp veremediğmiz var bu aralar, o nedenle yorumlarınıza yorumsuz kalabilirim...affola...
***

foto/içimdeki sonbahar

28 Ağustos 2010

elma şekeri...



- hayat nedir sence, bir ısırıkta bitirilen elma şekeri mi?
- birincisi; elmayı sevmem,   ikincisi de; soru soranları....
-...!!?






22 Ağustos 2010

düşünmek mutsuzluktur...


"Şunu öğrenmelisin : Sen hiç bir işe yaramaz değilsin. Seni senden çalan toplumdur. 
-Kültür bir şeye cesaret edebilme sorunudur. Okumaya cesaret edebilme, bir görüşe inanmaya cesaret edebilme, görüşlerini açıklayabilme cesaretidir.

-Kültür, insanlık uğraşısının üst yapısı değil, temelidir. 

-Güç ve korku her zaman yan yanadır. 
-Aşk acısı çekmedim hiç, çünkü dünyanın verdiği acı her zaman güçlüydü. 
-Dünyanın acısı olmasaydı taze yeşil yapraklar üzerindeki güneş ışınlarının anlamı olmazdı. 
-İnsanın kendi dünyası dışında yaşayacağı bir dünya yoktur.” 


***
öyleyse  "dön bak dünyaya"



...Tezer Özlü...(izdiham)
başlık/SulhiCeylan 

17 Ağustos 2010

hüzünlü dualarım vardı benim...

            
                                                               
                                                    
  Bir yanımız hep  hüzün!
    Bir yanımızda hep sevda!
Bir yanımız hep umut!
    Bir yanımızda hep dua....


Bir tutam hüzünle başlar aslında her şey ve bir tutam dua ile devam eder durduraksız..
ve hüzünlü dualarla çıkılır yola..
....




Anlamasak da hüzünlü dualardır bizi biz yapan...Sevdalardır vuslatı hatırlatan ..ki Aşk-ı İlahi'ye kavuşmadır dua.
Bir güle dokunmaktır usulca,  ya da umuda yolculuk etmek,  kalbine doldurduğun bir avuç sızıyla beraber...  Gökkuşağındaki renklere tutunup elini uzatmak bulutlara doğru ve kaybolmak bulutların arasında... sonsuza kadar  kalakalmak öylece...

Belki de bir kuşun kanadına yaslanmak ve gökyüzünün maviliğine koşmak, ardına bile bakmadan..
kadife ıslıklı bir selam uzatmak; okyanusun maviliklerinde korkuya yatmış düşlere..

Dipsiz kuyulardan taaa güneşin ışığına halat bağlamak gecenin bir yarısında....seslenmek bir uçurumun kenarından avazın çıktığı kadar; dağlardan kopup gelen  çığlara aldırmadan...

Gökyüzünde rüzgarla yarış yapan kuşları anlamak ve özlemek yağmuru...ve yağmur sonrası kaybolmak toprağın o dayanılmaz kokusunda..yarışmak uçurtmalarla kendinden emin; ben de varım diye !

Ya da bir su damlasının akması gibidir dua; tenhalarda kalmış solmuş  kurumuş bir güle can verir gibi.. yürek yangınlarına sürülmüş bir merhem misali gibidir yada dua..

Uzanan bir el gibi, çok uzaklardan;  anne şefkati kadar sıcak, duygulu..masum..
belki de bir aşkdır dua; karşılıksız seveni bilmek ve kalbini koymak ortaya  ve acıların aslında hiç de acı vermediğini  anlatmak yüreğine ya da..

Ya da bir kaçıştır dua.. uzaklaşmak yalancı sevdalardan ölesiye...
Bir vasıta belki de sonsuzluğa uzanan  ve kapıları aralayan...

Ya da susalım artık...susmaktır belki  de dua.
anlatmaya ne hacet...sustum..!  
Ve kapadım gözlerimi artık, alışılmış yalnızlıklara ve alışılmış sevdalara..

sonrası mı?..
sonrası  bir rüya alemi ..
bir avuç hüzme..
bir düş damlası...ve
bir kelebek hafifliği...
ya da bir parça fasl-ı  kelam ..

geceler..gündüzler..umutlar ..sevdalar..aşklar..mevsimler..
yıllar..aylar..hüzünler..pişmanlıklar ve yalnızlıklar...
 Hep bize dair, bizle yaşayan ve bizle son  bulan...

Bir hiç gibi yaşamak ve bir hiç olduğunu anlayabilmektir dua...

Dedim ya;
Bir yanımız hep hüzne bakarken buğulu gözlerle..
Bir yanımız hep ağlaşadurur umutlarla; vuslat,  vuslat  diye...
Zira ne kalır ki  bizden geriye..
Bir küçük yalnızlıktan, kalbe dokunan bir tutam hüzünden
ve  yaslı dualarımızdan başka....

Hüzünlü dualarda, içinizdeki o saklı duran umudu yakalayabilmeniz dileği,
ve en önemlisi duasıyla....


***

eski yazdıklarıma göz gezdirirken rastladım bu posta; düşündüm de  kimin hüzünlü duaları yok ki,  kimin gözyaşlarıyla ıslanmış duaları yok.....ya da dualarında, özgürlüğün sonsuz ufuklarında gezmeyen kim var?
var mı ki?

                                  


11 Ağustos 2010

hayırlı ramazanlar :)



Heyy kim var orda...kim varsa çıksın ortaya..kimm?..Ramazan mı dediniz, ha tamam o zaman... Ramazansa  gelsin gelsin safalar  getirsin:)...umutlar getirsin...huzur getirsin..dostluk getirsin...kardeşlik getirsin.....kalbe serinlik..ruha derinlik...aklımıza dirlik düzenlik getirsin...duygularımıza, yaşayışımıza çeki düzen...
Gelsin gelsin!...her zaman başımızın üstüne...:)


****
Ramazan gelmiş; sarıp sarmalamaya...
Ramazan gelmiş; yürekleri ısıtmaya...
Ramazan gelmiş; hüzünleri dağıtmaya...
Ramazan gelmiş; kanat takıp uçurmaya...


Ramazan...


Gelsin gelsin!....her zaman gönüllerimiz sonuna kadar ona açık....her zaman başımızın tacı, gönüllerimizin sultanı....gelsin!....gelsin ama öyle hemen çabuk gitmesin...Hep öyle deriz ama sayılı gündür işte çabuk geçer gider  ....gelişiyle mutluluk kaynağı  olduğu kadar gidişiyle de yaşadıklarımızın hüznü olur; teselli cümleleri bırakırken tarifsiz duygularımıza....
Gelsin gelsin!....gelen ramazansa,  giden  susukunluğumuzdur..durgunluğumuzdur...umutsuzluğumuz...
Gelsin!....hoş gelmiş safalar getirmiş....
Ramazan, sen  hep gel  olur mu?....hep gel!...sana kapımız her zaman açık...sonuna kadar hem de...


Ramazan,  sen çok yaşa e mi !




****
her bir günün hakkını vererek geçirebilme  duasıyla  inşaAllah...hepi(m)nizin Ramazan-ı Şerif'i mübarek olsun, hayırlı ramazanlar....

06 Ağustos 2010

(d)aya(r)tmalar...dün bir bugün iki...



Dayatmak...  "Dayak atmak" gibi geliyor insana...
Biraz da "ayartmak" gibi sanki(gözleri boyayarak...)  Etrafıma şöyle bir bakıyorum da ne  de çok "ayartmaya" çalışanlar varmış, kalpleri,s/özleri, düş(ünce)leri, gül(üş)leri, renkleri... ahenkleri...

Beyazı katran karasına çalmak isteyenler ne de çokmuş meğer!
Doğruyu sandıklara kilitleyip de yalanı "gerçek" diye hayat sofrasına sunanlar...

Kendimiz olmaya çalışalım derken... "sevgi"..."şefkat"..."hoşgörü"..."dürüstlük"..."ahlak"..."vicdan" kelimelerini lûgatlarından çıkaranlar ne de çokmuş!
Nereye kadar hem... Dayatmaların bu çok sesli korosundan yükselen sesler.... Bu, çaktırmadan kulaklara (fısıldanan) masallar... Sahte bakışlar...

Ya dayanacak gücü kalmayınca insanın... Bir de üstüne üstlük gerçek dayanağının "O" olduğunu göremiyorsan şayet, dayatmaların girdabında kaybolup gitmek içten bile değil...
...
Varsın dayatsınlar... N'olur ki!   Hem hangi "dayatma" sonunda gelip dayanmayacaktır ki  "O"  nun kapısına.
İşte o gün kim öle,   kim kala... Kimlere kapı açıla, kimlerin yüzüne kapılar çarpıla...



02 Ağustos 2010

son gülen iyi güler! (mi)?

 .....
Gülüp geçmek  ha her şeye; olur olmaz  zamanlı zamansız!


Onlar da halimize gülüp geçerler mi bir gün; g/özümüze, yüzümüze bakıp bakıp...Ağladıklarımıza mı sayarlar yoksa;  "haydi, neyse!" deyip...
Ağlamayı biliyor muyuz ya?
Ağlayamadığımız her dakika, her saniye için... aldığımız her nefes, attığımız her adım, tuttuğumuz her dal için (geçen bir ömür için...) neler neler derler; kimbilir! Gülüp geçmek ha!  Gül bakalım, gül!


 Ah bir de gözyaşı olarak bize dönerlerse ya!
Hep bunlar, içimden geçenler, içime düşenler...

Gülmek güzel şey!   Her şeye rağmen!  Var mıdır "gülmek" gibisi?   "Gül"ü vermek gibi tıpkı!  Gönülden uzatılan her güzel söze, her inceliğe, edebince... İçinden "gül" geçen her şey yüreğimizi kanatlandırmaz mı zaten!   Uçmak istemez miyiz gül kokulu diyarlara?    Hele bir de tebessüm tadındaysa o gülmeler...
"Gülmek"ten,  gül'ü/vermekten daha güzel,  daha doğal ne olabilir ki...

Ama işte... Ya gülüp geçmek?
...


evet, " bu kez anladım "

***


foto/ada

30 Temmuz 2010

kedi mi desem, deniz mi desem...ne desem...


başlık  bulamadım....
ne yazacağımı da unuttum iyi mi ?
ben susuyorum...
...


****

Foto/Salih Güler

29 Temmuz 2010

sır...


hep vardım, doğru...
lakin
hiç olmadım!

kendime özgünüm
kendime özgürüm

severim..sevilirim...
gülerim...güldürürüm...
yaşarım...yaşatırım...


aşk kalabalıklaşsa da avucumda
küme küme düşse de yüreğime kelimeler
ben
her gece bağımsız ölürüm...



28 Temmuz 2010

şimdi uyusam keşke...


"Sen söyle
her zaman işe yaramaz mı 
ilk öğrendiğin dua..."

...Furkan Çalışkan...



21 Temmuz 2010

gönderil(e)memiş mektuplar...



Yine karşılaştık işte. Evet yine ben... hani o görmezden geldiğin diğer yanın!
Ne gariptir ki hala bıraktığım yerdesin! Yaşamayla meşgulsun... Hala "yaşam"la" ölüm" arasındaki o ince çizgide seksek oynayıp duruyorsun.

Hergün onlarca insan terk-i diyar eylerken, hergün onlarca insan başka bir aleme geçiş yapıyorken ve sen de bunlara şahit oluyorken... hala oyundasın öyle mi?
Hala kendi alemindesin!

Hiç mi farkına varmadın? Hiç mi şahit olmadın? Her doğan günün aşk kızıllığında battığına... batan her günün, başka bir ufukta doğduğuna... bu kadar mı hayat bürümüş gözlerini!

Bırak oyunu da... aç artık gözlerini!.. Kabul et ki şahitlik ettiğin herşeye şahit olan Biri var ve O Biri senin herşeyine şahit!

18 Temmuz 2010

yolcu...

...
"Mor salkımın dallarındaki çiçekler kâinatın duasıydı.
"Bir şeyden her şeyi yapmak ve her şeyi bir tek şey yapmak, her şeyin Halık'ına has bir işti." "Bahar ise, Şems ve Kamer'i teshir eden, gece ve gündüzü çeviren Zat'ın elindeydi."

Mor salkımın yanından geçen bir dünya yolcusu, Yaratıcı'nın eserini temaşa etti. "Maşaallah!" dedi  içinden. Mor salkımın yeni açmış çiçeği kendinden geçti.
Beklediği, bu andı. Melekler, yolcunun bu sözünü duyup kaydettiler...
Sonsuza dek koruyalım dediler..."
...


...Mustafa Ulusoy...

Fotoğraf/Kâzım Mızrak



14 Temmuz 2010

ayrılmaz ikili...



Tadını çıkar!
Keyfine bak!
Tadına var!
Keyfin olsun!
Hep böyle söyleniyor...
En gözde laf "keyif"
...
Aman tadımız bozulmasın!
Aman keyfimiz kaçmasın
!
...

****


Her şeyin keyfini çıkartarak yaşamak istiyoruz.
Ama artık neredeyse hiçbir şeyin değerini bilmiyoruz.
Hele insanlarla ilişkimiz...
Çevremizdeki insanları sadece arzu ve keyif nesneleri olarak gösteren popüler kültür etkisi yok mu?

O daha da beter!


****

Birinin değerini bilmiyorsanız, onun hayatınızdaki yerinin değerini umursamıyorsanız...
Birlikte keyifli bir vakit geçirmişsiniz, neye yarar?
Ya köpük gibi uçar gider ya da haşin bir tüketim ilişkisine dönüşüverir.

Oysa bakıyorum da..
Kimse "değerli bir dost" istemiyor, herkes eğlenceli bir arkadaş peşinde!

...


...Haşmet Babaoğlu...

foto/keyif denince

***

Keyif dedim de aklıma şu "ayrılmaz ikili" geldi:)......çay ve simit...aslını sorarsanız onlar bu postta masumlar, onların hiç bi hatası günahı yok:)  hatta uzaktan yakından konuyla alakaları  da pek yok zaten:)......ama  nasıl olduysa işte garibanlar kendilerini konunun içinde buldular sayemde:)...konu biraz düşündürücü olduğu için,  çay ortamı keyfilendirir diye düşündüm....
Neyse, o değil de keyif  dedik de  çayın  keyfi de ancak simitle çıkardı heralde:)..ne de olsa ayrılmaz ikililer:)....onlar için bi şarkı da çalacaktım ama hadi neyse...şarkının ismini tahmin etmişsinizdir sanırım:)
....
Efenim çay  simit keyif  falan derken konuyu da dağıttık....
Gerçek dostlarımızın değerini anlayabilme duasıyla inşaAllah...